Bir yazar, içinde onlarca ruh barındırırdı. Bu ruhlar yazarın ta kendi kaleminin kurşunuydu. Yazarın ruhu her duyguya tadan bir ruh bahçesiydi ve bunun adına “yazarın kitapları” denmişti. Kimsecikler “Bu kişi bunu nasıl yazabiliyor?” diye düşünmezdi. Sadece yazıların güzel olduğundan, onları etkilediğinden bahsederdi.
Oysa kitaptaki o yükselen sesler, çığlıklar ve her bir kelime insanın içinde biriktirdiği koca bir kullanılmamış sözler çöplüğüydü. Kim bilir yazar kaç kez bir şeyleri istemişti, yapmayı denemişti fakat insanlar konuştular ve kırdılar o hevesi. Basit bir kelime insanların hayatını değiştirebilir ve o basit kelimeleri cümlelere, cümleleri onlarca sayfaya çeviren kişiye yazar yerine ruhistan denilebilirdi. Çünkü her insan içinde gizlediği ruhları taşırdı. Söyleyemediği sözleri, yarım kalmış şiirleri, söylemeyi beceremediği o şarkıyı ve kırılan kalbini ve onlarca zihin savaşını...
Bazılarının hayali, hayatı düşlerinde yaşamakken bazılarının hayali sadece normal bir hayat yaşayabilmekti. İşte söylenmemiş ne varsa bunları hayata geçiren yazardı, içinde tüm ruhları bulunduran ama kendi ruhuyla bile başa çıkamayanlara bizler yazar derdik ve gerçek bir yazar kelimelerle dans etmeyi, kaybolmuş, bir köşeye atılmış ruhları hayata bağlamayı amaçlardı.
Dile getirilmemiş duygular saklı bir kutuda dile getirilmeyi beklerlerdi, biz içimize attıkça daha da büyürlerdi, asla durmazlardı. Belki de yapılan hata buradaydı. Bize “burdayım” diye bağıran bir şeyi biz duysak bile göremiyorduk. Kör değildik, insanlar tarafından kör edilmiştik. İçe atılan her şey içte kalmıyordu aslında. Yaşama yansıyordu. Düşünceler yaşamımıza karşı aynaydı. Biz o aynanın yansımasını görmezlikten geldik çünkü insanlara güvendik. Güven her zaman doğru sonuçlar veremeyebiliyordu. Ama güven olmazsa tek tabancaydın ve bu onca insanın içinde öyle zor ki...
Azra DABAK
Öykü Yazarı • Yonca Edebiyat